Atasözleri / Atalar Sözü / Sab-Sav / Takmak / Xohono / Ülgercomok / Söpsek / Makal / Nakıl / Comok / Mesel / Darb-ı mesel

Şubat 9, 2009

HALK BAHÇESİNDE DİLLENMEK

Filed under: Uncategorized — Akil @ 8:48 am


Deyimler, karşı karşıya olduğumuz bir durumu özetleme çabasının ürünüdür. Deyim kullanmaktaki ereğimizi (murat) ise, “Lafını balla kesmek” deyimiyle özetleyebiliriz. Ama her deyim, aynı zamanda bir bencilliğin yapışkanlığını da dillendirir. O halde her yazarın, her ozanın “Lafını bil de söyle, ağzını sil de söyle.” uyarısını hiç göz ardı etmemesi gerekir. O halde deyimle atasözünü çoğu kez kol kola görmek de olası. Hatta zaman zaman biri diğerinin yerine de kullanılabilir. Ayağını yorganına göre uzatmayı geç de olsa öğrendin, dersem karşıma çıkan deyimdir. Bak evlat, ayağını yorganına göre uzat dersem atasözüdür.

Deyimleri algılamak, anlam derinliğine inmek sanıldığı kadar zor değil. Her şeyden öne kalıplaşmış bir ifade. O tek anlamı doğru saptayabilmek için kendimizi bir oyunu izlemekte olan bir tiyatrosever gibi düşünelim. Sözgelimi öğrencilerimiz “etekleri zil çalmak” ile “etekleri tutuşmak”ı birbirleriyle hep karıştırırlar. Sahnede iki kız, birinci eteklerini zil ritmiyle sağa sola oynatıyor, öbürünün etekleri alev alıp tutuşmuş, yanmakta. Birincinin oynamakta olduğunu, sevinmekte olduğunu görüyorsunuz; öbürünün iyice telaşlandığını, korktuğunu. Deyimler, yargı belirtmeyip bir durumu saptadığına göre birinci deyim sevinmenin, mutlu olmanın; öbürü de kaygının, korkunun somutlaması. Bir de her toplum kendi doğal ve yaşamsal koşullarına göre deyimleri biçimlendirmektedir. Türkçe’de “gökten kasnak yağsa bir başıma geçmez” vardır, Almanca’da “gökten kedi, köpek yağmak” vardır ve ikisi de şanslı olmakla ilgilidir.

Deyimler yaşamın aynasıdır. Mutlu bir geçmişi olmayan toplumların deyimleri de daha çok olumsuz somutlamalar olarak karşımıza çıkar. Göçlerle biçimlenen bir yaşam, nereyi yurt edineceğini bilememe kaygısı, savaşlar, işgaller ve kıyımlar doğal olarak deyimlerimizi çoklukla olumsuz somutlamalar olarak karşımıza çıkarmaktadır: Adı batasıca, inceldiği yerden kopsun, yürek erintisi… Aşağıdaki deyimlerin yanına bir artı, bir eksi koyup geçin, bakalım ne göreceksiniz. Tepeden tırnağa karamsarlık, acı, olumsuzluk… Diğer toplumlarla ilişkilerimizi belirlerken de deyimler, yine gerçeğin somutlaması olarak karşımıza çıkar: Yunan dölü, Senin yaptığını Ermeni yapmaz, *** inadı, *** azabı çektirme, *** parasıyla beş para etmemek… Bu durum diğer toplumlarda da böyle. Sözgelimi İtalyanca’daki şu üç beş deyime bakalım: “Türk gibi küfretmek, Türk gibi konuşmak, Türk gibi sigara içmek, anneciğim Türkler geliyor (mamma i Turchi)…” Ama Norveçli için Türkiye uzak bir ülke. Arada hiçbir çıkar çatışması, dalaşma yok. O halde onların dilindeki o göğüs kabartıcı “Mustafa Kemal gibi düşünmek” deyimine de şaşırmamak gerekir. Doğal olarak bunda yaşama hep olumlu bakan Mustafa Kemal’in olağanüstü kişiliğinin etkisini de unutmamak gerekir.

Bu yazım “halk Bahçesi” başlıklı başka bir yazımın devamı. Anamın dilinden “anadil”ime başka bir yolculuk: Deyimler derlemesi. “Anadil” kavramı hep ilgimi çekmiştir; bana hem anamızdan öğrendiğimiz dili, hem dilin o doğurgan özelliğini düşündürmektedir. Bir yazar, bir ozanın da görevini bu bağlamda ele alıp gereğini yerine getirmekle sorumludur.. Böyle düşündüğüm için, çok eski bir şiirimde şu dizelere vermiştim: “Ozanım ben küstüremem sözcükleri / Ben hem bulut hem toprağım / Utanır mıyım hiç sizler için yüklenmeyi / Çünkü ben sözcükleri doğurtup / şiiri doğuranım / ki / katmer katmer çiçekçe / açım / a ç ı m” (OZAN,Türk Dili Dergisi, 16. Sayı )

Dil, deyimler üretmeye devam ediyor. Bugün de deyimler üretiliyor. Dileğim, kalıp söz olabilecek ifadeler kullanırken, somutlamalarımızın olumlu olmasına özen göstermek gerekir. Kamuoyunda etkili sanatçının, siyasetçinin ve kitle iletişimcinin görevi artık biraz da budur. Demokrasi kültürünün oluşmasına bir katkı da bu yolla olacaktır inancındayım.

Adı batasıca: Ölmesini, adının unutulup gitmesini istemek, ilenç.
Şu adı batasıca çıplaklığa ne şiir yazılır, ne de ağıt yakılır; o adı batasıcayla, olsa olsa sevdanın ve şiirin namusu beş paralık edilir.
Ağzının kaytanı olmamak: Sözü düşünmeden kullanmak.
Ağzının kaytanı olmayan o ozanlardır yerginin (hiciv) öncüleri; yergiyi şiir yapansa kaytanın rengi ve o kaytanın büzdürdüğü dudağın biçimidir.
Akçakavak yaprağı gibi: Bir parlayıp bir sönmek, bir böyle bir şöyle davranmak.
Ne kinaye ne tevriye akçakavak yaprağına benzer; çünkü her ikisi de her zaman hem böyle hem şöyledir.
Başında kışlamak: Hiç istenmeyen bir durumla karşılaşmak, o durumu yaşamak zorunda kalmak.
Başımda kışlayacaklarını bilseydim, sapla samanı birbirine karıştıran bu okurlara, ozan olduğumdan hiç söz etmezdim.
Cayrak Çalı: Birden öfkelenen, öfkesini bağırıp çağırarak dışa vuran.
Övgüye alışan o şairlerdir, ilk eleştiri de çayrak çalı etrafı tutuşturuverenler
Ciğerinin sapından yanasıca: Onulmaz derde düşmesi için ilenmek.
Ciğerinin sapından yanmış o arabesk şiirlerde aşkı arama; çünkü A. Behramoğlu’nun
dediği gibi “Aşk iki kişiliktir”.
Çayın taşıyla çayın kuşunu vurmak: Sonuca, kendi koşullarındaki olanaklardan yararlanarak gitmek.
Şiir kapısından ancak konuya uygun sözcüklerle girebilirsin; o halde çayın taşıyla çayın kuşunu vurma yolunu seçeceksin.
Çifte koşmak: Öküzü çift için boyunduruğa bağlamak.
Şiir boyunduruğu sevmese de şiir sözcükleri çifte koşarak yazılır; uyumu olmayan sözcükler ise asla çifte koşulmaz.
Dal başına: Yalnız, kimsesiz.
Tek şiirle ödül kazanmak ne kötü, “Otuz beş Yaş” ödül alınca Tarancı’nın nice güzel şiiri koca dünyada dal başına kalakalmıştı..
De gidi de: Çokluğu, aşırılığı abartmada kullanılan belirteç.
De gidi de, bu şiirlerin hepsini Dağlarca mı yazmış.
Deli bozuk: Kabadayıca davranıp aklına geleni yapan.
O deli bozuk dizelerdir bir ozanı yola getiren.
Deli tepek konuşmak: Tutarsız laf etmek.
Bu dünyada deli tepek konuşan bir kişi tanırım; o da ustalığa gideceğine ustalık ayağıma gelsin diyen ozandır.
Dilli düdük: Çok konuşan, işittiğini herkese duyuran.
Ozanların, dilli düdüklüğe özenmelerine, dilli düdük olmalarına hiç de gerek yoktur; unutmamak gerekir ki İbni Abdul (XI. Yy) en güzel kasidelerini dili kesildikten sonra yazmıştır.
Dokuz memelilerin Emirayşe: Köpek; erkek düşkünü kadın.
Şiiri dokuz memelilerin Emirayşe emzirmeseydi, erotizm dünyaya gelir miydi?
Düdüğü taş atmak: Bir şeyi yemek için iyice sabırsızlanmak.
Düdüğü taş atan sözcük açı ozanlar dize üstüne dize eklerler de yine de doymak bilmezler.
Ekmeği yanından zeytin silkmek: Yaptığı işten hiçbir kazanç elde edememek, hep kendinden tüketmek.
Ozanlık, dünden bugüne amatörce bir uğraştır; demek ki ekmeği yanından zeytin silkmeyi göze alamayanların ozanlığa soyunmamaları gerekir.
Ekmek yerken kedinin gözünü bağlamak: Cimrilikte sınır tanımamak.
Ekmek yerken kedinin gözünü bağlayan, şiir sofralarında başka ozanlara yer açmayan ozanlar, “şairi azam” olarak anılsalar bile ozan olarak geleceğe kalamazlar.
Elin kızı: Gelin, karı.
Elindeki gülü, elin kızına kaptırmadan kim ozan olabilmiş ki?
Elin oğlu: Damat, koca.
Elin oğlu, şiir dururken ozanı baş tacı edecek değil ya!
Evinsiz konuşmak: Yersiz, boş laf etmek.
Onca benzetmedir evinsiz konuşan her ozanı bir güzel benzeten..
Geçmişi kınalı: Kişinin geçmişine yönelik sevecen bir sövgü; geçmişte hafif bir yaşamı olan sevimli, cana yakın kişi.
O geçmişi kınalı şiirler, bugün, tesettür mağazalarının köçekliğe tövbeli o işbilir tezgahtarlarıdır.
Gök görmedik: Görgüsüz.
Gök görmediklik yapıp da bir günden bir güne ne şiirini ne kendini övmeye kalk; a
Rıza’nın kendine filozof demesine bugün de hâlâ gülünmüyor mu?
Götünde gözü olmak: Gizli saklı her şeyi görmek.
Ahmet Haşim, götünde gözü olan okura çatmamış olacak ki, kapalı şiirden söz edebilmektedir.
Götünden solumak:İyice güçsüz ve yorgun ya da ölmek üzere olmak.
Götünden soluyan şairleri ele veren, son sözü bulamamış, sonu iyice zayıf şiirlerdir.
Götünün kurtları dinlenmek: Yapacağı kötülüğü yapıp rahatlamak.
Götünün kurtlarını dinlendirmek için şiir yazılmaz, çünkü şiir kazasında yaşama dönüş yoktur.
Gözünü belertmek: Gözlerini irileştirip öfkeli öfkeli bakmak.
Lirik şiire, öbür şiirler hep gözlerini belerterek bakmışlardır; çekemezlik.
Gıllın gıccık: İyice sıradan, işe yaramaz olan.
Gıllın gıccık şiirleri, kitaplarda değil, şiir sitelerinde ara.
Gidinin deyyusu: Kişilik ve karakteri iyice zayıf, ahlaksız
“Gidi”nin ilk anlamının pezevenk olduğunu bilen bir ozan, başkaları kendisine “gidinin deyyusu” dese bile üstüne alınmaz; çünkü bir ozanın biricik işinin sözcüklere pezevenklik yapmak olduğunu bilir.
Gününü görmek: Belasını bulmak, kötü duruma düşmek.
Hemen beğenilme tutkusudur (tamahkârlık), bir şaire gününü gösteren.
Hadi ordan: Hafifseme ve öfkeyi birlikte içeren inanmama, akılcı bulmama ifadesi.
Hep “Hadi ordan!” denilen o şiirler değil midir bir edebi akımın önünü açan; o açılmış öne bakanların dudağını uçuklatan?
Hırsız kedi enseli: Besili, paralı, ama duygu yoksulu.
Ne zaman hırsız kedi enseliler, yayın dünyasını ele geçirdiler, o günden beri, şiir şiirliğini unuttu, ozan ozanlığını…
Hora geçmek: İşe yaramak, haz vermek.
Hora geçmeyen şiiri, ver şarkı sözü yapsınlar.
Horsasını almak: Kızgınlığını, öfkesini almak; o konuda bir isteği kalmamak.
Birilerinden horsasını almak isteyenlerin yapabildikleri en saygın iş, kuşkusuz şiir eleştirmenliği..
İnceldiği yerden kopsun: Ne olacaksa olsun deyip her şeye baştan razı olma.
Bir ozan yer geldiğinde inceldiği yerden kopsun demeyi bilmeli ve sözcüklerin yasak ilişkisine asla karışmamalıdır.
Kaba ağaç gölgesi: Dallı budaklı fazla yayılmış ağacın gölgesi.
Okura kaba ağaç gölgesi olabilecek bir şiire, on kitaptan birinde ya rastlanır ya rastlanmaz.
Kaç kıymadan: “Sakın ha, aman yapma” anlamlarını da içeren şaşırma ifadesi.
Kaç kıymadan, eğitimin gece bekçileri, “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” demeyi de mi yasaklamışlar!
Kahpe herif :Küçümsemenin etkisini azaltmak için kullanılan, küfür niyeti taşımayan, söze içtenlik, sevimlilik katan bir seslenme.
Kahpe herif, şiir pazarında narh ödemeden şöyle ya da böyle bir yer kapan kaç kişi var ki; bir sen, birde o Büyük İskender özentisi…
Kahyası, köpeği olmak: Her konuda kendini ilgili görmek.
Her şiire ve şiir üzerine yazılana her şeye karışan şiir dünyasının bu kahyası, köpekleri olmasa ozanlarımız kendi kişiliği yaratmakta hiç de zorlanmayacak.
Kanara köpeği: Her yere sokulan, her şeyden yararlanmaya çalışan; arsız, yüzsüz.
Kanara köpeği gibi ayak altında dolanıp her şeyi hazır bekleme; sözcüğünü suskunluğunda kendin üret.
Karı ağızlı: Hanımının sözünden hiç çıkmayan, dedikoduyu çok seven.
Şiir, biraz da karı ağızlı olduğu içindir ki, bütün şiir seçkileri baştan sona erkek ozanlarla doludur!
Karnının şişini aldırmak: Öfkesini gidermek, öcücü almak.
Karnının şişini aldırmak amacıyla yazılan her şiir, zaman içinde yel olup gider.
Kekreyi kestirmek: Yapmak istediği şeyi sonuna kadar yapmak, beklentisi kalmamak.
Kırk defter doldurup kekreyi kestirdikten sonra bile ozan olunmaz, ancak ozanlığa başlanır.
Kırk bir heybeli: Yalanı, palavrası bol.
Kırk bir heybeli ozanlardır okuru şiirden soğutan; okur ne bilsin şiirin kırk birinci heybede olduğunu.
Kıt kımır: Yeter yetmez, ucu ucuna.
Kıt kımır şiir bilgisiyle eleştirmen olunsa da ozan olunmaz.
Kuru soğuk: Ayaz.
Kuru soğuk duygulara kulak ver; ama o duygulara acıma; belki o zaman ozan olabilirsin..
Omar (Ömer) diyecek dudak domarışından belli olur: Niyetin, daha söze başlar başlamaz belli oluşu.
Ben bir ozanın bir, bilemediniz iki şiirini okurum, beğenmediysen diğer şiirlerini okumam; eh Omar diyecek dudak da domarışından belli olur.
Ot tohumundan biter: Kişi, atasının, soyunun özelliklerini taşır.
Hep Ece Ayhan okumasaydın, eceyi gecede aramasaydın, bilinçaltın bilincine böyle burun kıvırmazdı; eee, ne de olsa ot tohumundan biter.
Sevincik delisi olmak: Çok sevinen, çok sevindiği için de nasıl davranacağını bilmeyen.
Şiir, okuru sevincik delisi yapabildiği gün, kendi kurtuluşunu da ilan edecektir.
Sevisi akmak: Sevmek, aşık olmak.
Sözcüğe sevisi akan ozanlardır okurların sevgilileri.
Sıçanın sidiği denize katıktır: Küçücük şey de yerine göre bir katkıdır, kazanımdır.
Sıçanın sidiği denize katıktır, esininki şiire.
Soğan diktim soyuna çekti, soydum diktim soyuna çekti, soyundum diktim soyuna çekti: Soydan getirilen özelliklerin değişmediği, değiştirilemediği.
Mayasında özgünlük mayası bulunmayanların sıradanlığını da önce şiir özetler: Soğan diktim soyuna çekti, soydum diktim soyuna çekti, soyundum diktim soyuna çekti
Sulu ağız: Geveze, sır saklamayı bilmeyen.
Sulu ağız ozanlardır, şiirin gizini, daha başlıkta söyleyiverenler.
Sütlü keçinin kır oğlağı: Kayrılan, ayrıcalıklı bir konumda bulunan.
Dönüp bakın, bütün dergi yöneticileri, zamanında çok dileyip istemelerine karşın, bir türlü sütlü keçinin kır oğlağı olmayı beceremeyen ozanlardır.
Tahta yaran: Damdan düşer gibi yersiz ve yakışıksız konuşan kişi.
Şiir, tahta yaranların işi değildir, sevgili de şairi “haddeden geçmiş nezaket” olarak görmek ister.
Ters tokadı yapıştırmak: Beklemediği bir sırada elin tersiyle şiddetlice vurmak.
Böyle aynı şiiri yazmaya devam edersen, şimdi okurun ters tokadını yiyeceksin.
Uçkuru gevşek: Her an cinsel ilişki kurmaya istekli.
Ozanın uçkuru gevşek midir,onu bilmem; ama uçkura nakış işlemeyi düşünen kişidir ozan.
Yakanın kırlısı: Kaba saba, taşralı.
İyi ozan olmak için, öteden beri yakanın kırlısı olmamak, İstanbullu olmak gerektiği söylenir; ama nedense Fuzûli’nin de Haşim’in de Külebi’nin de yakanın kırlısı olduğu unutuluverir.
Yalamacı bitti de bulamacı mı kaldı: Her şeyi kendi çıkarı için tüketmesine karşın, hâlâ bir beklenti içinde olmak.
Yalamacı bitti de bulamacı mı kaldı dedirtenlerden olma; bütün ödülleri topladığına göre, bırak da özendirme ödülünü bir başkası almış olsun.
Yangın Ayşe: Gördüğü erkeğe iç geçiren.
Şiirin “Yangın Ayşe”şi o okurlar değil mi İbrahim Sadri’leri TV yıldızı yapan?
Yel esmeyince yaprak çıldırdamaz: Kötü haberin duyulmasının mutlaka bir nedeninin olduğunun düşünülmesi.
Yel esmeyince yaprak çıldırdamadığına göre, F.Edgü’nün: “Eleştirmen, golünü ya ofsayt ya da penaltıdan atar.”sözüne ben de inanıyorum.
Yüküm hıyar diyenin ardından bir avuç tuzla koşmak: Yüz veren herkesten bir çıkar ummak.
Yüküm hıyar diyenin ardından bir avuç tuzla koşmakla, benzek (nazire) peşinde koşmak arasında bir fark göremiyorum..
Yüreği burmak (yüreği ağrımak): Karnı ağrımak.
Sık sık yüreği buran o ozanlar değil midir genel tuvaletlerin “Tosun”ları?
Yürek erintisi: İç sıkıntısı, kaygılı bekleyiş.
Şiirle değil, okurla ilgili bir yürek erintin varsa, yazdıklarını, bekletmeden bir bardak suyla şifa niyetine hemen iç.

Tahsin Şimşek

Yorum Yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: